Neşet Ertaş, geldiği yer, içerisinden çıktığı kültürel ortam, yaşadıkları ve elbette bunların var etmiş olduğu birikimle usta yorumculuğu, şairliği yanında kapitalizmin öğütücü dişlileri arasında hafızasını yitirmiş insanlık için, bu yitirilmişliğin acısını da duyumsatan önemli bir bellek aktörüdür aynı zamanda.
1938 yılında, Çekiç Ali, Hacı Taşan ve babası-ustası Muharrem Ertaş’ın da yetiştiği Orta Anadolu bozkırında bir yanını Hacı Bektaş-i Veli’ye, Ahi Evran’a, Aşık Paşa’ya yaslayan hemen yanı başında Hasan Dede’yle çevrelenen; Bektaşilik, Ahilik gibi Anadolu coğrafyasının en görkemli kültürel kurumlarıyla tanışıklık içerisinde kendine has rengiyle varlık bulan Ulu Abdallar silsilesinin günümüzdeki temsilcilerinden biriydi Neşet Ertaş.
Halk türkülerinin usta yorumcu ve yaratıcısı bir addır Neşet Ertaş.
Kendi pınarından beslenen, kendi göletini oluşturan ve kendi denizine akan bir geleneğin sürdürücüsü… Gelenek derken, tekcil bir söylemden sözetmediğim anlaşılıyordur. Çünkü, eğer bir yerde gelenekten söz ediyorsak, orada bunu oluşturanların yaratmış oldukları köklü bir bileşimden de söz etmiş oluyoruz.
Neşet Ertaş, kendine özgü özel ve ayırt edici yaşam biçimleri, insan ilişkileri, hayat felsefeleri, inanç sistemleri ve daha çok da müzik alanındaki ustalıkları ile öne çıkmalarıyla kendisini yansıtan abdal kültürünün yetiştirmiş olduğu bir kişiliktir. Abdallık, Asya’dan Arap yarımadasına, Afrika’dan Afganistan, Hindistan ve İran’dan Anadoluya kadar geniş bir coğrafyaya yayılmış, her coğrafyada kendine özgü karakteristik nitelikler kazanarak hayat bulmuş, İslami zahitlik hareketleri içerisinde bugüne akmış dinsel bir olgudur. Urum Abdalları olarak adlandırılan Anadolu kolu, Kalenderilikle de ilişkilendirilir.18. yüzyıl ozanlarından Dertli Kemter, abdallığı tanımlarken, alevi-bektaşi öğretisinin kutsadığı üçlemeyi şöyle dile getirir:
Abdallığın binasını sorarsan
Allah bir Muhammed Ali Abdaldır
Hakikat ilminde aslın ararsan
Cümle ululardan ulu Abdaldır.
Muhammed kırklarda bir hayal gördü
Ol hayal ne imiş, aslına erdi
Firdevs-i aladan içeri girdi
Öten bülbüllerin dili Abdaldır.
Neşet Ertaş ve onun ait olduğu geleneğin merkezinde insan yatar. Bu kamil hali anlama, kamil insanlıktır. Gönül adamlığı, yar sevdalığı ve niyaz ehli olmaktır. O bakımdan Neşet Ertaş’ın dilinden yar sözünün, hak sözünün ve gönül sözünün düşmediğini ve bunların birbirini tamamladığını görürüz.
Derviş geleneğine özgü, azla yetinen, insanı, sadece insanı da değil, hiçbir canlıyı incitmeyen bir felsefenin sahibidir.
Abartıdan, şatafattan uzak, çoğunca müzikle anlamlandırılmış ve müzisyenliğin ayırt edici yaşam biçimi ve aynı zamanda da bir meslek haline gelmiş sade bir hayat tarzının insanı olmaları bakımından Neşat Ertaş’ın içerisinden çıktığı abdal kültürü, kendine özgü form ve ses özellikleriyle Orta Anadolu bozkırına kültürel derinlik kazandıran önemli bir birikimdir.
Kırılmış ama kırmamış, örselenmiş ama örselememiş dervişane bir kültür adamıdır Neşet Ertaş. Hayatı yorumlama ve yaşamasına kaynaklık eden Bektaşi kültürü, insana, doğaya, bütün cümle yaratığa sevgi ve saygıyı derinleştiren bir nazar kazandırır. O bakımdan da çok kişinin ardından koştuğu örneğin devlet sanatçılığı gibi içeriği kendinden menkul payeleri usulca, usta bir bilgelikle geri çevirmesini bilebilen, eklenebilirse adının önüne ‘halk sanatçısı’ yakıştırmasının sorumluluğunu yerine getirme gayretiyle çabasını sürdüren olmayı yeğler. Arifliği boşuna değildir. Onun dervişaneliğini besleyen, içtenliğini kusursuz kılan bu özelliğidir. Dilinden ve gönlünden düşürmediği yar aşkı, Hak aşkıdır aynı zamanda.
Hoş muhabbet güzel olur yarinen
Gahi batın gâhi zahir görünen
Türlü türlü irenklere bürünen
Kendin bin bir donda sır eden vardır.
Neşet Ertaş, kendin bin bir donda sır eden kutsallığa insanı oturtur: “Arayan mevlasın bulurmuş derler/ Arayıp kendini bulmakta insan” diye kainatın odağına insanı yerleştirir…